Semiha Berksoy’un Sahneye Dönüşü
İstanbul Modern’de açılacak olan Semiha Berksoy: Tüm Renklerin Aryası, sanatçının opera, tiyatro, sinema, edebiyat ve resim arasında kurduğu dünyayı iki yüzü aşkın yapıtla yeniden kuruyor. Bu sergi, Berksoy’un “çok yönlü” kimliğini özetlemekten çok, resminin sahneyle paylaştığı kökensel gerilimi açığa çıkarıyor. Çünkü onun resmi, hiçbir zaman bir “yan uğraş” olmadı. Daha baştan, hayatın kendisini bir sanat formuna dönüştürme girişimiydi.
Semiha Berksoy
Erken dönem desenlerinden çarşaf resimlerine, opera temalı tuvallerinden otoportrelerine uzanan seçki, Berksoy’un kişisel mitolojisini biçimlendiren temel cümleyi gösteriyor: sahne bir mekân değil, bir haldir. Bu nedenle onun resimleri, geçmişi temsil etmez; geçmişi bir kez daha oynar. Figürlerin tiyatral bakışları, dekoratif abartıları, rüya ile prova arasındaki o belirsiz tonda yaşamaya devam eder.
Semiha Berksoy’un resimleri, “ikinci kariyer” olarak değil, “ikinci sahne” olarak okunmalı. Berlin’deki Hamburger Bahnhof retrospektifinin de vurguladığı gibi, o sahnede kutlanan bir primadonna iken resme yönelir; kırklı yaşlarının sonlarında bu dili kendi içinden yeniden icat eder. Renklerin taşkınlığı, yüzeyin teatral kurgusu, hareketin hiç bitmemesi, tümü resmin bir performans gibi çalıştığını gösterir. Opera yalnızca bir tema değildir; resmin dramaturjisidir.
Berksoy’un otoportreleri bu açıdan birer karakter değil, birer sahnedir. Yüz, yalnızca benzerlik üretmez; benliğin içindeki çatışmaları da dışarı salar. Bu yüzden o portreler, hiçbir zaman “saygılı” değildir. Resim, bir estetik mesafe değil, bir iç hesaplaşmadır. Kimi zaman kendi kahramanlarını (Ariadne, Salome, Tosca) çağırır; kimi zaman dostlarını, düşmanlarını, âşıklarını aynı yüzeyde buluşturur. Hepsi rolünü bilir, ama hiçbiri repliğini hatırlamaz.
Semiha Berksoy, Hapishanede Ziyafet, 1999,yağlıboya, karton üzerine (lif levhaya monte). Dr. Nejat F. Eczacıbaşı Vakfı Koleksiyonu; İstanbul Modern (İstanbul Modern Sanat Müzesi), uzun süreli ödünç.
Berksoy’un resimlerinin zemini bile hikâyenin parçasıdır. Tuval, onun için fazla steril kalır. Çarşaf ise doğrudan bedenin yanına sokulur. O yüzden “çarşaf resmi”, yoksul malzemenin değil, yakın temasın estetiğidir. Çarşaf, hem yatak hem perde hem kefen hem sahne kumaşı olabilir; resim bu anlam çokluğuyla nefes alır. İstanbul Modern’in katalog notları, sanatçının yatak odasını bir enstalasyona dönüştürdüğünü, “Dünyanın tamamı odamda” dediğini hatırlatıyor. Bu, ev içinin resim tarihine sokulması değil, resim tarihinin evcilleştirilmesidir.
O yüzden Berksoy’un resimleri, malzeme düzeyinde de sahneyle yarışır. Renkler, tınılar gibidir: dramatik, coşkulu, bazen boğucu. Kırmızılar ses tonudur; pembeler bir replik gibi yankılanır. Hiçbir şey doğru ölçüde değildir, tam da bu yüzden gerçek bir ritim taşır.
Semiha Berksoy, Köln, Almanya, 12 Kasım 2002. Fotoğraf: dpa / Horst Galuschka
Berksoy’un üretimi, Türkiye’deki modernleşme dönemlerinin kurumsal sanat anlayışına da mesafeli kalır. Refik Epikman ve Namık İsmail atölyelerinde aldığı eğitime rağmen, akademinin biçimsel terbiyesini sürekli bozar. Figürleri perspektife itaat etmez; mekân, duygunun ritmine göre eğilip bükülür. Böylece resim, hem içeriden hem dışarıdan konuşur. Ne tam bir “Cumhuriyet ressamı”dır, ne de bütünüyle naif bir dış ses. Arada, kimsenin tam tarif edemediği bir yerde durur — o yer de tam anlamıyla kendisidir.
Sanıldığı gibi, Berksoy’un resimleri yaşarken tamamen görmezden gelinmedi. 1969’da Berlin’deki Haus am Lützowplatz’ta açtığı kişisel sergi eleştirel beğeni topladı; daha sonra Paris’te sergilendi. Türkiye’de ise onun görsel üretimi uzun süre sahne kimliğinin gölgesinde kaldı. Opera sahnesinin disipliniyle atölyenin yalnızlığı, aynı kadında buluştuğunda dönemin kurumları bu birlikteliği nereye yerleştireceğini bilemedi. Onun resmine yönelen ilk kurumsal ilgi, neredeyse ölümünden sonra, bienaller aracılığıyla hız kazandı. 1997 İstanbul Bienali, 1998 Manifesta 2, 2005 Venedik Bienali… Bu seriler, artık sadece bir “opera sanatçısının resimleri”ni değil, bir sanat tarihinin eksik halkasını açığa çıkarıyordu.
Ama asıl mesele hâlâ başka bir yerde: Berksoy’un resmi hiçbir zaman “akademik kanon”un parçası olmadı çünkü resimle kurduğu ilişki bilgiyle değil, varlıkla ilgilidir. Onun tuvali, bir hatırat değil; bir hayatta kalma tekniğidir.
Semiha Berksoy, Mezarda, 1991, Dr. Nejat F. Eczacıbaşı Vakfı Koleksiyonu; İstanbul Modern (İstanbul Modern Sanat Müzesi), uzun süreli ödünç..
Bugün Berksoy’un resimleri, geçmişi romantize etmekten çok, bugünün diline sızıyor. Çağdaş sanatın otobiyografik ve performatif eğilimleriyle, sanki sessiz bir diyalog hâlindeler. Çerçevelerin içinde figürler değil, rolleriyle yaşayan benlikler vardır. Resim, bir anlatı değil, bir sürdürme biçimidir.
Sahne temsillerinin artık sanal dünyalarda yapıldığı, mahremiyetin bir estetik değil bir veri kategorisi hâline geldiği bu çağda, Berksoy’un resimleri hâlâ bir şey öğretir: kendini göstermek ile kendini sahneye koymak aynı şey değildir. Berksoy sahneye çıkar, çünkü görünmek ister değil, var olmak ister. Bugün bile o ısrar hissedilir: boya hâlâ sıcak, sahne hâlâ kurulu.
Son on beş yıldır müzeler modernizmin düzenli hikâyesinden taşan kadın sanatçıları yeniden hatırlarken, Berksoy’un varlığı bu akımın içinde değil, kenarında parlar. Onu yeniden keşfetmek değil, nihayet doğru okumak gerekir. Çünkü Berksoy’un resmi, baştan beri kanonun sevdiği türden bir resim değildi. Disiplinler arası olduğu için değil sadece, “iyi resim” fikrini altüst ettiği için. Onun için resim, bir ustalık alanı değil, hayatın diliydi.
Portreleri bir yüzü anlatmaz; o yüzün taşıdığı zamanı, utancı, inadı, arzuyu açığa çıkarır. Mahremiyeti saklamaz, gösterir. Performans onun için bir eklenti değil, resmin doğrudan uzantısıdır. Çarşaf resimleri de yalnızca teknik bir seçim değil, bedene en yakın yüzeyi sanata dahil etmenin etik jestidir.
Bugün müzeler ve izleyiciler onu geri çağırırken, aslında bir gerçeği teslim ediyorlar: Semiha Berksoy, yerleştirilemediği için unutulmuş değil, yerleşik hikâyeleri rahatsız ettiği için ertelenmiş bir sanatçıdır. Şimdi yeniden karşımıza çıktığında, sadece bir dönemin değil, sanatın kendi dilinin sınırlarını sorgulayan bir figür olarak görünür.
Çünkü onun resmi, hiçbir zaman geçmişte kalmadı. Her sergide, her yeniden bakışta, yeniden başlar. Tüm renklerin aryası hâlâ çalıyor; sahne hâlâ açık.
Semiha Berksoy’un “Tüm Renklerin Aryası” sergisi, 22 Ocak–6 Eylül 2026 tarihleri arasında İstanbul Modern’de.