Şehir, yalnızlık ve aşk. Cemal Süreya neden hâlâ yaşıyor?

Kadıköy vapurunda kışın sesi hep aynı yerden gelir. İskeleden ayrılırken metal bir iç çeker, camlar buğulanır, sıcak çay bardağı bir halka bırakır. Şehir, sabahın bu ilk saatlerinde bile kalabalıktır ama kimse kimseye tam değmez. Herkes bir yerlere yetişir, bir yerlerden gelir, çoğu zaman da kendi içine çekilir. Tam bu anda telefon ekranı açılır ve Cemal Süreya yine karşımıza çıkar. Bazen doğru bir dize, bazen ona ait olmayan bir cümle, bazen de adının üstüne yapıştırılmış bir duygusal afiş. Yine de garip biçimde işe yarar. Çünkü Cemal, yıllar önce ölmüş bir şairden çok, şehrin içinde dolaşan bir dil aygıtı gibi çalışır.

Cemal Süreyya

Bunu küçümseyerek değil, ciddiye alarak söylemek gerekir. Bugün Cemal Süreya alıntıları milyonlarca kez paylaşılıyorsa, mesele sadece “şiir seviyoruz” değildir. Mesele, belki de şehirde yaşamanın ve yalnız kalmanın yeni hâlidir. İnsanlar artık duygularını uzun uzun anlatmıyor. Anlatmak artık yorucu. Ayrıca şehir anlatmayı keser. Vapur yanaşır, kapı kapanır, mesaj görülür ama cevap gelmez. Cemal’in dili, tam bu kesilmelerin içine oturur. Kısa, yoğun, hem yakın hem mesafeli. Bir alıntı, bir insanın kendi adına söyleyemediğini onun adına söylemek değil sadece. Kendi adına söyleyebileceği kadarını bulmasına yardım eden bir merdiven.

Cemal’in “aşk şairi” diye paketlenmesi de buradan geliyor. Etiket doğru, çünkü aşk onun yazılarında gerçek bir kuvvettir. Ama eksik, çünkü aşk onun dünyasında bir tema değil, bir şehir pratiğidir. Şehirde aşk, bir manzara değildir. Rota, zamanlama, cesaret, bazen de utanma işidir. Aynı gün içinde üç ayrı semte sığmaya çalışan kalbin dili, zaten uzun cümle sevmez. Cemal’in kalıcılığı biraz da bu yüzden. Şehrin ritmine uyumlu bir şiir motoru.

Yalnızlık meselesi daha da belirleyici. Şehir yalnızlığı, bir boşluk değil, bir kalabalık içinde ayakta kalma işi. Yan yana yürürken bile ayrı kalabilmek. Otobüste omuz omuza iken bile kendi iç sesini koruyabilmek. Sosyal medya da bunun dijital versiyonu. Kalabalığın içindesin, herkes seni görüyor gibi, ama aslında kimse seni gerçekten görmüyor. Alıntı paylaşımları bu yüzden bu kadar güçlü. İnsan bazen kendi cümlesini kuramaz; kendini yoklamak için başkasının cümlesine tutunur.

Kalabalığın içinde tek kişilik bir oda.
Kapısı içe doğru açılıyor.
Anahtarı cebimde değil, susuşumda.
— Cemal Süreya

Tabii bu dolaşımın bir yan etkisi var. Bugün Cemal Süreya’ya ait olmayan bir yığın alıntı, ona aitmiş gibi dolaşıma sokuluyor. Bu, bir yandan kültürel bir tembellik gibi görünebilir. Öte yandan şunu da gösterir. Cemal’in adı bir tür güven damgasına dönüşmüş durumda. İnsan, cümleyi güçlendirmek için şairin adını ödünç alıyor. Teyit.org’un analiz ettiği “Baktım sana kızgın değilim…” diye başlayan sözün Cemal’e ait olmaması, ama yıllarca Cemal diye dolaşması tam bu mekanizmanın fotoğrafı. Benzer biçimde internette “Git” başlığıyla paylaşılan metnin Cemal’e ait olduğu iddiası da incelenmiş ve şüpheli bulunmuş örnekler arasında. Şairin hâlâ “yaşıyor” gibi görünmesinin bedeli de bu. Yaşayan her figür gibi, yanlış anlaşılmayı ve yanlış kullanılmayı da üstleniyor.

Peki Cemal neden bu kadar kolay taşınıyor? Çünkü onun dili, şehrin dili gibi “yarım” çalışmayı biliyor. Tamamlamıyor, açık bırakıyor, okuru içeri çağırıyor. Bugünün okuru da zaten açık kapı seviyor. Her şeyin kesin hükme bağlandığı bir çağ değil bu. Her şeyin sürekli güncellendiği, yarım kaldığı, tekrar açıldığı bir çağ. Cemal’in metni de tekrar açılmaya uygun. Sanki hep cebimizde taşıdığımız bir defterin arka sayfası gibi.

Papirüs (dergi)

Bu noktada Papirüs’ü hatırlamak gerekiyor. Cemal Süreya’yı yalnızca alıntıların şairi yapan çağ değil. Onu bir editör, bir kurucu, bir zevk düzenleyicisi yapan geçmiş var. Papirüs, onun yalnızca yazan değil, yerleştiren tarafını gösterir. Dergi ilk sayısını bin dokuz yüz altmış yılının Ağustos ayında çıkarır, aralıklarla kesilir, sonra devam eder ve bin dokuz yüz seksen bir yılının Mart ayında sona erer. Elli üç sayılık Papirüs’ün bir “okul” gibi çalıştığı, dönemin yazarları için bir mektep, okur için bir soluklanma alanı olduğu da bu mirası anlatan yazılarda özellikle vurgulanır.

Bugünün alıntı çağında Papirüs’ün öğrettiği şey şu. Cümle tek başına yaşar, evet. Ama cümlenin komşuları varsa daha iyi yaşar. Alıntıların bugünkü sorunu, komşusuz kalmaları. Cemal’i 4Kolon’da “şehir, yalnızlık ve aşk” üzerinden okurken asıl yapılacak hamle, alıntıyı metne geri yerleştirmek. Şiiri, düzyazıyı, polemiği, başyazıyı yeniden aynı masaya oturtmak. Cemal’i posterden çıkarıp tekrar sayfaya koymak.

Sana gelmek, trafikle pazarlık.
Sende kalmak, kendimle.
İkisi de pahalı, ikisi de güzel.
— Cemal Süreya

Kadıköy vapurundan başlayıp Cemal’i şehre geri yerleştirebilirsin. Şehirde aşkın rota olduğunu, yalnızlığın kalabalık yönetimi olduğunu, alıntının da bu çağın kısa form itirafı olduğunu göstererek. Sonra Papirüs’e dönüp şunu söyleyebilirsin. Bu şairin cümleleri sadece sevildiği için dolaşmıyor. Bu cümleler, şehir hayatının kırılgan anlarında işe yaradığı için dolaşıyor. İşe yarayan şey, genellikle yaşar.

Cemal’in ölüm tarihiyle ilgili kuru bilgi de burada bir dipnot gibi kalsın. O, bin dokuz yüz doksan yılının Ocak ayında aramızdan ayrıldı. Ama metni, vapurların kalktığı, ışıkların sönmediği, mesajların görüldüğü ama cevapların geciktiği bu şehirde, hâlâ bir tür iç hat seferi yapıyor. Kadıköy’den Karaköy’e, bir iskeleden ötekine, bir yalnızlıktan ötekine. Şiirin bazen tek yaptığı şey budur zaten. Aynı yolu farklı bir kelimeyle tekrar yürümek.

* Sesli kayıt, metni otomatik olarak okuyan dijital bir ses teknolojisi ile üretilmiştir; vurgularda ve telaffuzda hatalar bulunabilir.
Önceki
Önceki

Semiha Berksoy’un Sahneye Dönüşü

Sonraki
Sonraki

Louvre Soygunu Sonrası Bizdeki Sessiz Kayıplar