kurkafanda ve Bugünün Melankolisi

Bazı grup isimleri bir afiş gibi durur, bazılarıysa bir itiraf cümlesi gibi ağzından kaçar. “kurkafanda” ikinci türden. Birini karşına alıp açıklamaktan çok, aynaya söylenir. Zaten kendileri de bunu bir teşhis kadar, gülümseyerek söylenen bir kabul diye tarif ediyor: hepimizin kafasının bir köşesinde dolaşan, bazen dürten, bazen uyutmayan, bazen de şarkı yazdıran o kurdu işaret ediyorlar. Hatta daha da ileri gidip şunu söylüyorlar: “Kafadaki kurdu susturmaya değil, onunla şarkı yapmaya geldik.” Üstelik adın “doğru yazılışı” ayrı olsa da, onlar en başından beri yanlışları seçtiklerini özellikle vurguluyor. Bu küçük imla sapması, grubun estetik bildirisine dönüşüyor. Kusura yer açan, çelişkiye alan tanıyan, hatta bazen bile isteye saçmalama hakkını koruyan bir evren.

Fotoğraf: Selim Vardım. kurkafanda’nın izniyle.

Bu evrenin ilk yoğun haritası, dört şarkılık bir EP olan “postmodern depresyon”. 23 Haziran 2023 tarihli bu kısa kayıt, adını bir duygu durumundan çok bir çağ havasından alıyor. Parça isimleri bile tek başına bir iç konuşma gibi: “olur olmaz düşünceler”, “kaygılarım kutsal kitap gibi”, “gündüzü dünden bitmiş gece”, “depresifliğe alıştım”.

Grubun “postmodern depresyon” tarifinde vurucu olan şey, depresyonu tek bir duygu diye çerçevelememeleri. Onlar için mesele, duyguların aynı anda birbirini bozması. Cümlenin başındaki hisle sonundaki hisin tutmaması, kelimelerin bile kendi içinde kavga etmesi. Zihin, huzuru bile kanıt isteyen bir şeye çeviriyor. O yüzden “postmodern” diyorlar, çünkü net bir hikâye yok; parçalar var, sekme değiştirir gibi atlayan bir iç konuşma var. Zaman algısı kayıyor: gündüz bitmiş gibi, gece uzadıkça uzuyor. Ve en sinsi tarafı da şu: insan bu hâle alıştığını fark ediyor. EP, depresyonu kişisel bir duygu olmaktan çıkarıp günün içine dağılmış, dilin içine sinmiş kararsız bir iklim gibi yazıyor.

Dinlerken şunu hissediyorsun: kurkafanda, büyük cümlelerin grubu değil; küçük bir düşüncenin nasıl büyüdüğünü izleyen bir grup. Kendilerinin de söylediği gibi, şarkılar çoğu zaman yaşanan bir şeyin “çıkarımı” ve cepte biriken notlardan doğuyor. “Olur olmaz” diye küçümsenen düşünce, suya atılmış taş gibi önce küçük bir çember açıyor, sonra halkalar genişliyor. Gerçek ile kurgu arasındaki mesafe hem çok yakın hem de biraz uzak. Çünkü yazdıkları şey bazen yaşananın kendisi değil, yaşananın içlerinde bıraktığı şekil. Bu yaklaşım, onları melodik bir karamsarlık grubundan ziyade, duygunun geometriyle uğraşan bir ikiliye çeviriyor.

Bu ikilinin kimyası da tam burada önem kazanıyor. Kurallar koymadıklarını, içgüdüyle yazıp ürettiklerini söylüyorlar. Serbest akış çoğu zaman işe yaramış; birbirlerinin hislerini konuşmadan anlayabildikleri bir ortak dil kurmuşlar. Ama her ortak dilin bir sınavı var. “sevgilim hissediyor musun” sürecinde, neredeyse dağılma noktasına geldiklerini açıkça anlatıyorlar. Şarkıya defalarca sıfırdan başlamışlar; silip yeniden yazmışlar; tartışmışlar. Bitmesi neredeyse bir yıl sürmüş. Ve bunu anlatırken, meseleye romantik bir “sanat sancısı” filtresi takmıyorlar. Daha çıplak, daha hakiki bir cümle kuruyorlar: üretmek bazen sanatçıyı tüketiyor, ama aynı anda onu var da ediyor.

Fotoğraf: Senem Dilli. kurkafanda’nın izniyle.

Salon İKSV’de onları izlediğim gece, sahnedeki dilin stüdyodaki dilden daha çıplak, daha aceleci ve daha hakiki olduğunu hemen anladım. Kendi tarifleriyle bu, “seyircimize soyunduğumuz ilk gece” idi ve bunu bir konserden çok, kaygının yüz yüze itiraf edildiği bir terapi seansı gibi kurdular. Kalabalık da o dürüstlüğü bozmadan, usulca ama dikkatle dinledi. Hüzünlü anlarda kederi sahiplenip şarkıya omuz verdi, enerjinin yükseldiği yerlerdeyse deliliğin ritmine karıştı. En hoşuma giden ayrıntı, “doğru çalma” diye bir disiplin borçları olmamasıydı. Bazen parçayı bitmesi gereken yerde bitirmediler, başlaması gereken yerde başlatmadılar, sanki duygunun hataya duyduğu iştahı bilerek sahneye sürdüler. Gecenin sonunda kimseye büyük bir vaaz bırakmak istemiyorlardı; daha çok, flört kadar hafif ama melankoli kadar kalıcı bir iz. Kendi cümleleriyle, “Göt ceplerine de biraz melankoli…”

kurkafanda’yı ilginç kılan, hüzünle flörtü karıştırmaması. Hüzün onlarda poz değil, gündelik bir ses. Bir EP’nin içine sığdırılmış on bir dakikalık bir iç hava durumu bülteni gibi. Üstelik bu bülten, “iyi miyiz, kötü müyüz” sorusunu çözüp kapatmıyor; aksine soruyu büyütüyor, cümleyi çatlatıyor, sonra o çatlağın içinden melodi sızdırıyor. Belki de bu yüzden isimleri bir itiraf gibi geliyor: çünkü “kurkafanda”, çoğumuzun sessizce taşıdığı şeyi yüksek sesle telaffuz ediyor. Sanki herkesin zihninde aynı küçük kurt var da, sadece bazıları onu saklamayı bırakıyor.

Ve bir noktada şunu fark ediyorsun: Bu müzik, kurdu kovalamıyor. Kurdu evcilleştirmiyor da. Sadece yanına oturuyor, eline gitarı alıyor, sonra ikisi birlikte konuşuyor. Bu konuşmanın adı bazen “yalnızım bak yine”, bazen “böyle olsun istemezdim” Bazen de tek bir soru: sevgilim, hissediyor musun. Keşfedin.

* Sesli kayıt, metni otomatik olarak okuyan dijital bir ses teknolojisi ile üretilmiştir; vurgularda ve telaffuzda hatalar bulunabilir.
Önceki
Önceki

Kitaplar Konuşurken, İkil ve Çoğul.

Sonraki
Sonraki

Semiha Berksoy’un Sahneye Dönüşü