Louvre Soygunu Sonrası Bizdeki Sessiz Kayıplar

Louvre’un Apollo Galerisi, müze mimarisinin kendini bir taç gibi taktığı o nadir salonlardan. Altın varakların, tavan resimlerinin ve cam vitrinlerin arasında yürürken insanın aklına hırsızlık değil, daha çok “burada her şey zaten tarihin gözü önünde” fikri geliyor. 19 Ekim 2025 Pazar sabahı, tam da bu güven duygusunun üstüne bir kamyon yanaştı. Trafik konileri, fosforlu yelekler, elektrikli bir merdiven, ikinci kattaki bir pencere ve kısa bir sessizlik. Birkaç dakika sonra Fransa’nın vitrinindeki mücevher seçkisi, vitrin olmaktan çıktı; bir suç tutanağına dönüştü.

Louvre Müzesi, Apollo Galeri, Paris

Bu soygun şimdilerde dünyayı bir film gibi dolaşıyor, çünkü gerçekten sinematik. Daha da ilginci, hırsızların bir kapkaççı refleksiyle değil; kılık ve zamanlama avantajıyla çalışan, işi neredeyse “rutin”e bağlamış bir müze ekibi gibi görünmesi. Associated Press’e göre dört kişilik gruptan ikisi galeriye girip vitrinleri taşlama aletleriyle kesiyor, diğer ikisi de dışarıda motorlarla bekliyor. Sekiz parçalık ganimetin yaklaşık seksen sekiz milyon avro değerinde olduğu, çoğunun bulunamadığı, ancak İmparatoriçe Eugénie’ye atfedilen bir tacın daha sonra müze dışında bulunduğu da haberlerde yer aldı.

Paris’teki soygunun ardından pek çok müze aynı şeyi yaptı: güvenlik zafiyetlerini baştan sona gözden geçirdi. Daha fazla kamera, daha iyi çevre kontrolü, daha kalabalık komuta odaları, daha hızlı polis çağrısı. Reuters’ın aktardığına göre Fransız Kültür Bakanı, riskin uzun yıllardır yapısal biçimde hafife alındığını söyleyerek Louvre’un güvenliğinde kapsamlı bir revizyon vaat etti. Tartışma yalnızca güvenliğe sıkışmadı; personel, bakım ve çalışma koşulları da aynı başlığın altına düştü. Louvre’un kısa süreli kapanmasına yol açan iş bırakma ve grev haberleri, “koruma” kelimesinin bazen yalnızca vitrin camına değil, kurumun kendisine de yönelmesi gerektiğini hatırlattı.

Güvenlik danışmanlarının dilinde dolaşan “çok katmanlı güvenlik” fikri tam burada devreye giriyor. Bir kapı yetmez, bir kamera yetmez, bir alarm da yetmez. Bir şeyin bozulacağını varsaymak zorundasınız; o yüzden her şeyin yedeği olmalı. Ne var ki her katmanın bir bedeli var ve müzeler bu bedeli sadece parayla değil, estetikle de ödüyor. Apollo Galerisi’ne kalın bir demir parmaklık koymak, tarihi korumak adına tarihle kavga etmek gibi. Müze, kasaya benzememek için uğraştıkça hırsızların işi kolaylaşıyor; kasaya benzediğinde de müzenin büyüsü eksiliyor. Louvre soygunu bu yüzden yalnızca bir güvenlik açığı değil, bir modernlik açmazı gibi okunuyor.

Şimdi bu hikâyeyi Türkiye’ye taşıyalım. Bizde sergiden çok kayıt var: az vitrin, çok envanter. Üstelik o envanterlerin içinde, dünyanın başka hiçbir yerinde bulunmayan parçalar da duruyor. Ama Türkiye’de hırsızlığın hikâyesi çoğu zaman kamyonla, merdivenle başlamıyor. Daha sessiz, daha sinsi bir araçla başlıyor: fotokopiyle. Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi etrafında yıllardır dolaşan skandalın hafızada kalan sahnesi buydu. Basına yansıyan haberlerde, bazı çizimlerin yerinde fotokopilerin bulunduğu; ardından meselenin tekil bir “eksik”ten çıkıp daha geniş bir kayıp ve sahte değişimi iddialarına dönüştüğü yazıldı.

Bu tür vakaların insanı sarsan tarafı “nasıl girdiler” sorusundan ziyade “nasıl fark edilmedi” sorusu. Louvre’da bir pencere zorlanıyor, Paris’in kalbinde alarm çalıyor, haber kameraları dönüyor. Ankara’da ise eserler yok oluyor ve yokluğu ancak bir sayım sırasında, ancak bir rafın karşısında durulup “burada bir şey eksik” denildiğinde beliriyor. Bu fark, güvenliğin yalnızca dışarıdan gelen tehdide karşı kurulmadığını hatırlatıyor. Müzeler en çok kendi içlerindeki rutinlere, iş yüklerine, yorgunluğa ve bazen alışkanlıktan doğan kör noktalara yeniliyor. Hırsızın en iyi arkadaşı bazen cam kesici değil; “yarın bakarız” cümlesi.

Hırsızlığın “içeriden” olma ihtimali Türkiye’de başka örneklerde de karşımıza çıkıyor. Afrodisias Müzesi’nden çalındığı belirtilen yüz kırk bir sikke için, Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı birimlerin yayımladığı envanter listeleri mevcut. Listenin içinde yüz kırk altın, bir gümüş sikke olduğuna dair not bile var. Bu listeler ilk bakışta bürokratik görünebilir. Oysa numara numara yazılan her satır, bir kurumun kendi yarasını belgelemeye çalıştığını gösterir. Aynı zamanda en acı soruyu da açık bırakır: Kayıp nerede başladı, kim gördü, kim duymadı, kim sustu.

Bir de “müze” dediğimiz mekânın yalnızca taş, bronz ve tuvalden ibaret olmayan tarafı var. Konya’daki Yusuf Ağa Yazma Eser Kütüphanesi’nde iki bin yılında yaşanan hırsızlık sonrası çalınan bir el yazmasının, yıllar sonra bir bağış yoluyla kuruma geri döndüğü bilgisi kamuoyuna yansıdı. Bu dönüş hikâyesi umut verici; kaybın sadece kader olmadığını hatırlatıyor. Ama acı bir şey de söylüyor: Biz çoğu zaman eserlerimizi, ancak kaybettikten sonra gerçekten “eser” olarak konuşmaya başlıyoruz. Varlık hâli rutin, yokluk hâli manşet.

Tam burada siyaset devreye giriyor. Türkiye’de müzelerde kayıp eser iddiaları, Sayıştay raporları ve milletvekillerinin soru ile araştırma önergeleriyle gündeme geliyor. Meclis tutanaklarına yansıyan tartışmalarda, kayıp eserlerin akıbetinin sorulduğu ve bu konunun araştırılması için verilen önergelerin reddedildiğine dair ifadeler yer alıyor. Yani mesele yalnızca hırsızın el becerisi değil, kurumların cevap verme becerisi. Müze güvenliği biraz da kamuya hesap verme refleksidir. Bir soru cevapsız kaldıkça kaybın kendisi büyür; belirsizlik, suçun en sevdiği iklimdir.

Bu sisin içinde iki farklı kayıp var. Birincisi fiziksel kayıp. İkincisi kamusal kayıp. Çünkü müzelerdeki eserler yalnızca devletin malı değil; toplumun hafızası, kelimelerle kurulamayacak bir ortak arşiv. Bir tablo kaybolduğunda sadece bir çerçeve boşalmaz; o tabloya bakarak kendini kurmuş izleyicinin içinden de bir parça çekilir. Üstelik bu kayıp, şeffaflık yokluğunda büyür. Şeffaflık olmayınca söylenti, sanat tarihi kadar hızlı yayılır; sonra söylenti, tarihin kendisine dönüşür. Her müze için en pahalı kayıp budur: güven kaybı.

Peki ders ne? İlk ders “daha fazla güvenlik” gibi kolay bir slogandan ibaret değil. Louvre örneği, kameranın varlığının yetmediğini; o kameraya bakacak gözün, o gözü dinleyecek sistemin ve o sistemi ciddiye alacak yönetimin gerektiğini gösterdi. Türkiye örnekleri ise bunun yanına bir şey daha ekliyor: envanterin kutsallığı. Sayım, dijital kayıt, bağımsız denetim, düzenli kamuya açıklama. Sıkıcı görünebilir. Ama müze güvenliğinin en dramatik kısmı genellikle en sıkıcı dosyada saklıdır. Bir envanter numarası, çoğu zaman bir alarmdan daha yüksek sesle konuşur.

İkinci ders, müzeyi sadece bina olarak düşünmemek. Müze bir kurum; kurum ise insan demek. Güvenlik görevlisi, konservatör, depo sorumlusu, taşeron ekip, restorasyon projesi, ihale sistemi. Louvre’da hırsızlar kendilerini “çalışan” gibi gösterdi. Türkiye’de ise kimi zaman hırsızlık, gerçekten çalışanların içinden çıkıyor iddiasıyla karşımıza çıkıyor. Farklı ülkeler aynı zafiyetin farklı kostümlerini giyiyor. O yüzden üçüncü ders hep aynı yere çıkar: Koruma, teknoloji kadar etik bir meseledir. Etik zayıfladığında, en pahalı kamera bile yalnızca yüksek çözünürlüklü bir tanık olur.

Kayıp eserler, bir ülkenin başına gelen talihsiz bir olay değil; modernliğin, turizmin, prestijin ve bütçenin kesişiminde duran bir yönetim testi. Bu testten geçmek bazen kapıda bir kamyonu durdurmakla, bazen de depodaki dosyayı düzgün tutmakla ilgili. Sonuç aynı yere varıyor: Hafızayı kim koruyor, hangi bedelle, hangi şeffaflıkla?

Belki de en iyi koruma, müzenin kendisini bir sır gibi saklamaması. Koleksiyonun görünür olması, kayıtların erişilebilir olması, kayıpların açıkça konuşulması, soruların yanıtsız bırakılmaması. Eserleri vitrinde değil, kamusal bir sözleşmenin içinde tutabildiğimiz gün, hırsızların işi sadece zorlaşmaz. Anlamsızlaşır.

* Sesli kayıt, metni otomatik olarak okuyan dijital bir ses teknolojisi ile üretilmiştir; vurgularda ve telaffuzda hatalar bulunabilir.
Önceki
Önceki

Şehir, yalnızlık ve aşk. Cemal Süreya neden hâlâ yaşıyor?

Sonraki
Sonraki

Golden Family ile Sahne ve Çerçeve