Sanat Fiyatlarına Neden Güvenilmiyor?

Bir galeride en çok aranan şey bazen sanatın kendisi değil, küçük bir etiket olur. İsmi, yılı, tekniği, malzemesi, ölçüsü yazılıdır. Eskiden galeriler birde buna “Fiyat için danışınız.” eklerdi. Artık bu tamamen kalkmış gibi görünüyor. Bu cümle eskiden bir nezaket işaretiydi. Bugün İstanbul gibi hafızası ve parası hızla değişen bir yerde, tereddüdün kendisi. Çünkü sanatın fiyatı artık kesin bir bilgi gibi durmuyor; pazarlığın başlayabileceği bir ihtimal gibi duruyor.

Bu güvenin çatlaması yeni değil, küresel bir hikaye. Birkaç yıldır uluslararası piyasalar daha temkinli, daha yavaş, daha hesapçı. Büyük alımlar daha uzun düşünülen kararlara dönüştü. “Bir eser sevdim ve aldım” cümlesinin yanına “Önce bir piyasanın nabzına bakayım.” cümlesi eklendi. Fuarlar kalabalık, sohbetler sıcak; ama o sohbetlerin altında dolaşan ortak bir soru var: Bu fiyatlar gerçekten neye dayanıyor? Yani mesele yalnızca satışların azalması değil. Mesele, fiyatın arkasındaki hikayenin artık eskisi kadar ikna edici olmaması.

Sanatta fiyat dediğimiz şey aslında bir vaattir. Bir rakamdan çok, bir gelecek fikri. Sanatçı üretmeye devam edecek, galeri onu doğru konumlayacak, kurumlar işi ciddiye alacak, eleştiri birikimi oluşacak, koleksiyonlar bu çizgiyi destekleyecek. Bu vaat bir süre çalışır; sonra aynı vaat, fazla hızlı tekrarlanırsa aşınır. Son yıllarda tam da bu aşınmayı izledik. Bazı isimler çok hızlı yükseldi, bazı piyasalar çok hızlı şişti, bazı koleksiyonerler “kaçırmayayım” duygusuyla acele etti. Acele, sanatta genellikle pahalı bir duygudur. Çünkü sanatın en güçlü yanı yavaşlıkla anlaşılmasıdır; fiyatın yavaşlıkla savunulması gerekir.

Güven meselesini büyüten ikinci unsur ise şeffaflık. Galeriler çoğu zaman fiyatı yazmaz, çünkü fiyatın tek bir sayı olmadığını bilir. İndirim vardır, ödeme planı vardır, ilk kez alan koleksiyonerle uzun yıllardır alan koleksiyoner aynı koşullarda konuşmaz. Bunlar piyasanın normal adetleri. Ama normal olan şey, bir noktadan sonra belirsizliğe dönüşür. Alıcı, “Bu işin değeri nedir?” diye sormaz; “Ben bunu kaça indiririm?” diye sorar. Böylece sanatın dili, yavaş yavaş müzakere diline teslim olur. Oysa bir eseri satın almak, çoğu insan için küçük bir hayranlık ilanıdır. Müzakere dili, hayranlığı daha kapıdan girerken yorar.

Türkiye’de bu küresel kırılganlık, daha sert bir zemine basıyor: kronik enflasyon ve kur gerilimi. Burada fiyatın sürekliliği sadece sanatın sorunu değil, hayatın sorunu. Bir galerinin bütçesi, bir koleksiyonerin geliri, bir sanatçının atölye masrafı, hepsi bir anda değişiveriyor. Bu yüzden ülkemizde sanat fiyatı çoğu zaman iki ayrı dünyaya aitmiş gibi konuşur. Referans dövizdir, ödeme çoğu zaman yereldir, karar ise günlük psikolojinin içinden geçer. İnsanlar eseri sever, niyet eder; ama hemen ardından hesap başlar: “Altı ay sonra param aynı değerde kalacak mı?”

Türkiye’de koleksiyonerliği uzun zamandır “ileride para eder mi?” kaygısına indirgemek bana doğru gelmiyor. Elbette bu soru arada dolaşır, ama çoğu zaman kararın merkezinde durmaz. Artık koleksiyoner profili de değişti; motivasyonlar belirgin biçimde çeşitlendi. Bir kısmı gerçekten sanatla yaşam kurmak istiyor: evine bir cümle, bir hava, bir ses taşımak peşinde. Bir kısmı ise belirsizlik döneminde daha somut bir şeye tutunuyor; “elde tutulur” bir değer arıyor. Bir kısmı ise sosyal bir alana dahil oluyor; galerinin dili, açılışın kalabalığı ve bir çevrenin parçası olma arzusu. Bu çeşitlilik doğal. Ama tam da bu yüzden fiyatın daha tutarlı olması gerekiyor. Çünkü tutarlılık, farklı motivasyonları ortak bir zeminde buluşturur. Tutarlılık yoksa herkes kendi gerekçesine çekilir ve piyasa, ortak bir dil kurmak yerine ayrı ayrı monologlara dönüşür.

“Türkiye’de sanat piyasası balon mu?” sorusuna gelince. Balon kelimesi cazip, çünkü dramatik bir son vaat eder. Patlar ve biter. Oysa sanat piyasası genellikle böyle çalışmıyor. Daha çok sönme, yeniden şişme, yeniden ayar vardır. Türkiye’de bugün gördüğümüz şey, tek bir balondan çok, yüksek basınçlı bir oda hissi. Herkes içeride, herkes nefes alıyor, ama kimse uzun süre kalmak istemiyor. Alıcı indirim istiyor, satıcı dövize tutunuyor, sanatçı üretimle hayatın masrafları arasında gidip geliyor. Bu üçlü, aynı anda haklı. Sorun haklılık değil, ortak zeminin kaybolması.

Artam Antik A.Ş. Müzayedesi

Eski eserlere ve müzayede salonlarına ilginin azalması da bu ortak zeminin aşınmasının bir parçası. İstanbul’daki müzayedeler piyasanın hafızasıdır; hem kıyas imkânı verir hem de kayıt tutar. İlgi zayıfladığında, o kayıtlar seyrekleşir; hafıza bulanıklaşır. Yeni galeriler için bu iyi haber değildir. Çünkü fiyatı savunmak, yalnızca “Bana göre bu eder” demekle olmaz; bir çapa gerekir. Çapa zayıflayınca galeri ister istemez daha çok gerekçe üretir: sanatçı neden önemli, iş neden yerinde, fiyat neden makul. Anlatmak elbette iyidir. Ama altı dolmayan anlatı, bir süre sonra insanı yoran bir tekrar haline gelir.

Peki kimse artık eser satamıyor mu? Bu cümle hem doğru hem değil. Satış eskisi kadar kolay değil, çünkü alıcı daha yavaş. Ama satışın bir kısmı da daha az görünür. Türkiye’de artık kimse hedef haline gelmek istemiyor. Kıyas baskısı, dedikodu, yanlış anlaşılma korkusu büyüdü. Görünürlük azaldıkça, piyasa daha da sisleniyor; sis arttıkça güven daha da azalıyor. Kısır döngü tam burada kuruluyor.

Çıkış yolu büyük bir sır değil. Daha az acele, daha fazla tutarlılık, daha temiz bir iletişim. Fiyatı bir utanç gibi saklamak yerine, fiyatı bir bağlamla birlikte taşımak. Kademeli ilerlemek, ani sıçramaları “başarı” gibi pazarlamamak. Sanatçıyı korurken alıcıyı yabancılaştırmamak. Çünkü iyi bir fiyat, üç tarafı da incitmeyen fiyattır. Sanatçıyı ucuzlatmayan, galeriyi batırmayan, alıcıya da “ben bunu yıllar sonra da savunabilirim” duygusu veren.

Bugün eksik olan tam da bu savunulabilirlik. İnsanlar sanatı sevmeyi bırakmadı. Sadece fiyatın artık söz olmaktan çıkıp, bir anlık tahmine dönmesinden rahatsız. Güven geri gelir mi? Gelir. Ama gürültüyle değil. Daha az gösterişle, daha çok açıklıkla. Ve muhtemelen, biraz daha yavaşlayarak. Sanat zaten aceleyi sevmez. Belki de mesele basit: Sanatın zamanı var; fiyatın da ona ayak uydurması gerekiyor.

* Sesli kayıt, metni otomatik olarak okuyan dijital bir ses teknolojisi ile üretilmiştir; vurgularda ve telaffuzda hatalar bulunabilir.
Önceki
Önceki

Golden Family ile Sahne ve Çerçeve

Sonraki
Sonraki

2025 Kültür Ajandasından 8 Kırılma