2025 Kültür Ajandasından 8 Kırılma

2025, kültürün bir vitrin değil bir geçiş turnikesi gibi çalıştığı yıl oldu. Asıl tartışma eserler üzerine değil, eşikler üzerineydi. Hangi iş içeri girecek, hangisi dışarıda kalacak, kim hangi kelimeyi hangi tonda kurabilecek. Enflasyon keyiflerimizi küçülttü. Bir uygulama adını değiştirdi, bir belgeselin hesabı karardı, bir festivalin dili yerinden oynadı, bir dizi bir gecede yok oldu. O yüzden bu sekiz başlık “en iyi”leri değil, yılın sinir uçlarımıza dokunan izlerini tutuyor.

Yasaklar, erişim engelleri, kaldırılan içerikler, “sakıncalı” damgası yiyen cümleler, bir ülkenin gündeminde sanatın kendisi kadar yer kapladı. Haber akışı çoğu sabah gözaltı başlıklarıyla açılırken, kamusal hayatın tonu da ister istemez sertleşti. Böyle bir atmosferde izlemek, okumak, dinlemek bir keyif faaliyeti olmaktan çıkıp hafif bir teyakkuz haline dönüştü. Hangi hikâye kalacak, hangisi sessizce kaybolacak, hangisi bir anda “mesele” diye büyütülecek? Soru artık estetik değildi. Soru, görünürlük ve var kalma meselesiydi.

Üstelik bu gerginliğin üstüne bir de enflasyonun günlük hayatı daraltan baskısı eklendi. Her şey pahalıyken, elimizin altında kalan eğlence çoğu zaman ucuz, aceleye gelmiş, uyduruk prodüksiyonların tekrarı oldu. Gençler ve kültür izleyicileri bir yandan geçinmenin, bir yandan da zihni ayakta tutmanın hesabını yaptı. Tam “kafa dağıtalım” dediğimiz yerde, RTÜK’ün art arda hamleleri, ahlak bekçiliğini bir rutin gibi önümüze koydu. Bu liste de tam buradan başlıyor: beğenilerimizden çok, sinir uçlarımıza dokunan izlerden.

1. BluTV’nin Max’e dönüşmesi

Bir sabah, tanıdık bir uygulama yer değiştirdi. Sanki salonunuzun mobilyaları gece siz uyurken yeniden dizilmiş gibi. BluTV’nin Max’e dönüşmesi, salt bir logo değişimi değildi; izleme alışkanlığımızın küresel bir vitrine taşınmasıydı. Herkesin “şu an ne izliyorsun” sorusu, “nereden izliyorsun” sorusuna dönüştü. Daha parlak bir katalog, daha büyük bir arşiv, daha güçlü bir makine. Ama aynı zamanda daha serin bir düzen. Yerli olanın sıcaklığı mı, küreselin hızı mı? 2025, bu soruyu bize her akşam kumandayla tekrar sordurdu.

2. İstanbul Film Festivali’nde ulusal yarışmanın kaldırılması

Festival dediğimiz şey bazen bir şehrin aynasıdır, bazen de şehrin yüzüne tuttuğu bir ışık. İstanbul Film Festivali’nde ulusal yarışmanın kaldırılması, “yerli sinema” kavramını bir anda tartışmanın merkezine çekti. Bir bölümün yokluğu, sadece programdan eksilme değil, dilin değişmesi demek. Filmler artık hangi komşulukta duracak, hangi bağlamda okunacak? Ülke etiketi bir kolaylık mıydı, yoksa bir kalıp mı? Bu kararın ardından konuşulanlar, sinemadan çok, sinemanın nasıl konuşulacağıydı. Ve belki de tam bu yüzden akılda kaldı.

Tavşan İmparatorluğu

3. Altın Portakal gecesi ve Tavşan İmparatorluğu’nun ödül yağmuru

Ödül geceleri, sinemanın en gösterişli ama en kırılgan anlarıdır. Çünkü alkış, bazen filmin kendisine değil, bir tür ihtiyaca gider. Tavşan İmparatorluğu’nun Altın Portakal’da öne çıkışı, tek bir yapımın başarısından daha fazlası gibi konuşuldu. Bir filmin etrafında, yılın duygusu örüldü. “Bu film neden şimdi bu kadar gerekli” sorusu, “biz neye aç kaldık” sorusuna dönüştü. Ödül yağmuru, bir kutlamadan çok bir işaret fişeğiydi. Sinemanın, sadece hikâye anlatmadığını, aynı zamanda toplumun kendi gerilimini taşıyabildiğini hatırlatan bir gece.

4. İstanbul Bienali ve sönük kalan kriz dili

Bienal, İstanbul’un “dünya kenti” iddiasına en çok yakışması gereken vitrin, ama çoğu zaman kurumların en zayıf kasını gösteren bir röntgen gibi çalışıyor. Bu edisyonun açılışı da tam olarak öyleydi: program tamamlanmış olsa bile hava tamamlanmamış gibiydi. Ertelenen takvim, sürekli değişen küratörlük ihtimalleri ve “uzun soluklu” denilen yapının daha başında kendi üstüne kapanması, işleri konuşmadan önce yönetim biçimini konuşturdu. Şehir geldi, gezdi, not aldı, ama o eski kolektif heyecan bir türlü doğmadı. Hafızada kalan şey serginin vaatleri değil, bu vaatlerin neden bu kadar zor kurulduğu ve neden bu kadar çabuk dağıldığı oldu.

Manifest

5. Manifest davası

Pop, genellikle hafife alınır. Oysa pop, bir toplumun nabzıdır. Manifest davası, sahnedeki jestlerin, sözlerin, imaların bir anda dosyalaşabileceğini gösterdi. Performansın doğası gereği “anı” olan şeyi, hukukun doğası gereği “kanıt” olan şeye çevirdi. Burada mesele yalnızca bir grup değildi; popüler kültürün kamusal alanda nasıl algılandığıydı. Ne kadar görünürsen, o kadar yorumlanırsın. Ne kadar sevilirsen, o kadar “tehlike” sayılabilirsin. 2025, popun masumiyetine dair son illüzyonlarımızdan birini daha aldı.

Jasmine

6. RTÜK’ün Jasmine incelemesi ve dizinin kaldırılması

Ekran, bu ülkede hep bir tartışma alanıydı. Ama 2025’te tartışma, hızlandı ve sertleşti. Jasmine üzerine RTÜK incelemesi ve ardından dizinin kaldırılması, “ahlak” kelimesinin ne kadar işlevsel bir araç olduğunu bir kez daha gösterdi. Bir dizi, bir anda kültür tartışması olmaktan çıkıp bir düzen tartışmasına dönüştü. Ne gösterilebilir, kim karar verir, izleyici nerede başlar, kurum nerede biter? Bu soruların cevabı, yalnızca bir yapımı değil, platform çağında yaşadığımız yeni sansür biçimlerini de tarif ediyor. Yasak, artık sadece kapıdan kovmak değil; görünürlüğü boğmak.

7. #SusmaBitsin dalgası

Bir etiketi konuşmak kolaydır, bir etiketi taşımak zor. #SusmaBitsin dalgası, kültür dünyasının arka sahnesini ön sahneye itti. Herkesin bildiği ama kimsenin yüksek sesle söylemediği ilişkiler ağı, güç dengeleri, suskunluklar, yılların biriktirdiği küçük yaralar. Bu dalgada asıl çarpıcı olan, tek tek isimler değil; mekanizmanın kendisiydi. “Ben de yaşadım” cümlesi, bir itiraftan çok bir bağ kurma biçimine dönüştü. 2025’te akılda kalan, bu kolektif cesaretin aynı anda hem kırılgan hem sarsıcı oluşuydu.

Zeytinli Rock Festivali

8. Zeytinli Rock Festivali’nin iptali

Bir festival iptal edilince, sadece konserler iptal olmaz. Yazın ritmi bozulur, arkadaş gruplarının planı dağılır, bir kuşağın “ben oradaydım” cümlesi elinden alınır. Zeytinli Rock Festivali’nin iptali, Türkiye’de canlı müziğin ne kadar kolay “sorun” kategorisine itilebildiğini yeniden hatırlattı. Müzik, bir anda güvenlik, düzen, uygunluk başlıklarının altında ezilebiliyor. Oysa festival dediğimiz şey, en basit haliyle bir topluluk kurma biçimi. İnsanların aynı anda aynı şarkıya eşlik etmesi. 2025’te bu iptal, bize kültürün ne kadar kolay kesilebilen bir nefes olduğunu gösterdi.

Bütün bunların ortak bir tarafı var: Hiçbiri sadece kültür haberi değil. Her biri, kültür üzerinden hayatın nasıl yönetildiğine dair küçük bir pencere. 2025’te aklımızda kalan bu sekiz şey, belki de en net şu duyguyu bıraktı: Seyirci değiliz sadece. Aynı zamanda tanığız. Ve bazen, tanıklığın en insani hali, “ben bunu unutmayacağım” demek.

* Sesli kayıt, metni otomatik olarak okuyan dijital bir ses teknolojisi ile üretilmiştir; vurgularda ve telaffuzda hatalar bulunabilir.
Sonraki
Sonraki

İKSV Neden Kamusal Olamıyor?