Kitaplar Konuşurken, İkil ve Çoğul.
Bazı sergiler, izleyiciyi görüntünün konforuna yerleştirir. Öktem Aykut’ta 7 Şubat 2026’ya kadar süren İkil ve Çoğul ise daha az rahat, daha kalıcı bir şeyi teklif ediyor: Zamanın bir vitrin süsü değil, bir malzeme olduğunu. Sarkis’in Norgunk yayınlarını saatlere dönüştüren jesti, hem bir yayınevinin hafızasını mekâna yayıyor hem de kitapla kurduğumuz ilişkiyi yeniden kurmamıza izin veriyor. Aceleyi değil, dikkati büyüten bir düzen bu. İkil ve Çoğul, “ne var” diye saydıran bir sergi değil; “neden böyle” diye düşündüren bir düzen. Bu noktada sözü serginin küratörü Ayşe Orhun Gültekin’e bırakıyoruz. Sorularımıza verdiği yanıtlar aşağıda.
Asya Köseoğlu: Serginin başlığındaki “ikil” ve “çoğul” sizce hangi iki ekseni işaret ediyor: Sarkis’in malzemeleri arasında bir ikilik mi, yoksa Alpagut Gültekin’in bıraktığı bir çoğulluk mu?
Ayşe Orhun Gültekin: Başlık sergi kitabı için Ahmet Soysal’ın yazdığı metinden geliyor: “İkil ve Çoğul.” “İkil” Dağlarca’nın Türkçeye kazandırdığı kelimelerden biri aslında. Ahmet Soysal’dan alıntılarsak: “Bu sergi, ikil (Dağlarca’nın bir sözcüğüdür, Asu’da) projenin en temel ögesinin (hem kökensel olduğu hem de diğer öğelere açıldığı, onları da kapsayabildiği anlamda en temel ögesinin), öyleyse yayıncılığın gerçekleşimlerini Sarkis’in zamansal işaretlemeleriyle sunmakta. Yayın, haritanın odaklarının ve alanlarının ayrıcalıklı bir sunum düzlemi, öyle ki yalnızca kitaplardan ve dergilerden yola çıkarak haritanın genel niteliği konusunda bilgi sahibi olunabilir. Norgunk’un yayıncılığı, ikil kurucu öznenin yönetiminde özel alanlara ait tekil odakların bir toplanma ve buluşma yerini oluşturdu: olay-etkinselleşmeler, kökensel yaratıların (öyleyse olayların) yeniden meydana çıkması olayıydı (olayın tekrarı olarak olay).”
“Çoğul” veya çokluk ise daha ziyade gücüllüğe gönderme yapıyor, hayal etme, üretme, yaratma, heyecanlanma kapasitesine, potansiyeline ve tabii ilgi alanlarının çokluğuna.
Alpagut, tanıştıktan bir süre sonra hayatlarımızı birleştirmeyi, birlikte hayal etmeyi, birlikte üretmeyi önerirken kendi tekillikleri olan iki ayrı nehrin kimi zaman birleşip birlikte akacağı kimi zamansa kendi bağımsız yollarında gideceği ama tekrar birleşeceği bir akış önermişti. Ahmet bu hikâyeyi hiç bilmeden bu ana gönderme yapmış sanki. Yıllar sonra “akar durmaz nehir” Riverrun’ı kurmamız boşuna değildi o yüzden.
Görseller: Öktem Aykut Galerisi izniyle
AK: “Alpagut Gültekin için” ifadesi serginin duygusal merkezi gibi duruyor. Bu ithafı, izleyicinin mekânda hissedebileceği somut bir kurguya nasıl çevirdiniz?
AOG: Aslında kitapta yer alan ithaf “Alpagut ile, Alpagut için”. Sergi de Alpagut ile birlikte ürettiğimiz kitapları, dergileri Sarkis’in dokunuşuyla Alpagut için zamanlar ötesi bir uzama taşıyor. Her bir kitap Sarkis tarafından kitap-saate, yapıta dönüştürülüyor. Dahası, kitap-saatlerin her birinin kendi zamanında akmasıyla, Deleuze’ün, Dağlarca’nın, Vüs’at O. Bener’in, Can Alkor’un, Norgunk’un kitaplarının her biri zamanda çoğalıyor, çoğullaşıyor.
Bu sergi pek çok kişinin bir araya gelmesiyle ortaya çıktı aslında. Fikri veren, fitili ateşleyen ve ateşi hep canlı tutan Sarkis; her adımda, her zaman yanımda olan Bülent Erkmen; kitap için harika birer metin yazan Ahmet Soysal ve Cem İleri; mekânlarını açan, ev sahipliği yapan Tankut Aykut ve Doğa Öktem; kitap-saatlerin yapımından baskı süreçlerine kadar her türlü desteği veren Murat Çetin ve Ufuk Şahin; serginin baştan sona her adımında yardımcı olan Özge Yıldırım; hazırlıklar süresince desteklerini, dostluklarını esirgemeyen Derya Yıldız, Begüm Akkoyunlu ve Uğur Eruzun. Ve tabii Norgunk’un yolculuğunda yanımızda olan, Norgunk’u var eden yazarlar, editörler, çevirmenler, sanatçılar, dostlar…
Sarkis’le konuşmalarımızda zaman zaman yakın dostlarımızdan bahsederiz, Walser gibi, Blanchot gibi, Scriabin gibi, Maleviç, Gonçarova gibi birebir hiç tanımamış olduğumuz ama çok yakın hissettiğimiz dostlardan.
Sarkis
AK: Sarkis’in üretiminde sık sık karşılaştığımız bellek, tekrar, dönüşüm ve yer duygusu, bu sergide nasıl bir dramaturjiye bağlanıyor? İzleyiciye önerdiğiniz bir okuma sırası var mı?
AOG: Sergiye girdiğinizde bir sıralama olmadığını göreceksiniz, yalnızca içine girilip hissedilmesi gereken, insanı sarıp sarmalayan bir ortam, bir sessizlik mekânı. Birtakım gruplanmalar, ilişkiler, yakınlıklar var tabii kitap-saatler arasında, bir kısmı bakıldığında hemen anlaşılan, bir kısmı gücüllüğünü kapağının altında saklayan. Tavsiyem sergiye kimse yokken gidilmesi, ortadaki sandalyelerden birine oturup kitap-saatlerin birbirleriyle konuşmasına, sözlerin, seslerin yavaş yavaş belirmesine izin verilmesi.
Görseller: Öktem Aykut Galerisi izniyle
AK: Seçkiye giren işleri belirlerken sizin için belirleyici ölçüt neydi: Alpagut’un zevkiyle kurulan bir yakınlık mı? Sarkis’in bugün hâlâ güncel kalan bir meselesi mi, yoksa ikisinin kesişiminde beliren üçüncü bir hat mı?
AOG: Sarkis kitapların seçimini bana bıraktı, ben de sergi mekânına gidip kitapları hayal etmeye başladım, 100 kadar kitap, dergi seçtiğimi görünce rakamı 116’ya taşımak istedim. Alpagut’un rakamlarla hep yakın bir ilişkisi olmuştu, 116 da tüm hayatı boyunca onu izleyen önemsediği bir rakamdı. Bugün hâlâ gün içinde, pek çok yerde, karşıma çıkar benim de 116, Alpagut’un – “uyandım bir sabah” gibi değil, öyle değil – bana seslenişleri gibi.
Sergi içindeki dizilimde karşımıza çıkan bir aradalıklar, yakınlıklar, uzaklıklar, ilişkiler tam da Alpagut ile birlikte, farkında olarak, olmayarak ürettiğimiz bir etkileşimler dizisi, bir kompozisyon aslında.
İkil ve Çoğul’a eklemek istediğim ama elimizde yeterli nüsha kalmadığından ekleyemediğim birkaç kitap da oldu doğrusu. En önemlisi de Ahmet Soysal’ın yazdığı Üç Uç, içeriğini çok önemseyerek yayınladığımız bir kitaptı, ayrıca kapağını da büyük bir heyecanla hazırlamıştık. Kapak Marcel Duchamp’ın 3 stoppages-étalon adlı işine gönderme yapıyor. Ahmet, Alpagut ve ben ortak bir performansla hazırlamıştık bu kapağı. Her birimiz uç’lardan biri için bir metrelik bir ipi yere atmış ve ipi fotoğraflamıştık: Artaud için Ahmet, Beckett için Alpagut, Blanchot için de ben...
Sarkis Walser gibi, Sebald gibi sevdiği, değer verdiği bazı yazarların kitaplarını kitap-saatlere dönüştürdü daha önce de. 2018 yılında hazırladığımız Büyük Çayır Sergilerinde de Sait Faik’in 12 kitabını 12 farklı mekânda kitap-saat olarak sergilemişti. Bu tıpkı Sarkis’in tarihlerin sonuna eklediği sıfırlarla ürettiği işlerde olduğu gibi bir tür sonsuza fırlatma işlemi aslında, “sonsuza kadar işlemeye devam edecek kitap-saatler”. Cem İleri’nin sergi kitabına yazdığı metinde dile getirdiği gibi: “Norgunk’un sergi mekânlarından, Ariel’den, Riverrun’dan geçen Bellek ve Sonsuz için Kitaplık’ın sahibi Sarkis’in, kütüphane ve zamanı bir araya getirmesi, Norgunk kitaplarını, her birine tek tek dokunarak, kitap-saatlere, birer tekil nesneye, sanatçı kitabına, sanat eserine dönüştürmesi boşuna değildir, bu işin Norgunk’un yayıncılığıyla buluşması boşuna değildir.”
Sergide kitap-saatlerin yanı sıra biri siyah biri krem rengi iki sandalye ve çift taraftan okunan Norgunk neonu da yer alıyor. O sandalyeler bizim için hep çok özeldi. Riverrun’ı Sarkis’in Sarı Punctum’uyla açmıştık 2017 yılında. Sergiyi kurduğumuz gün fırtınalı bir gündü, bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu, bizse dışarıda olan biteni hiç fark etmeden asmıştık Sarkis’in yetmişlerde Paris’te oturdukları binanın karanlık bodrumunda flaşla çektiği işlerden yola çıkan eserlerini. Ve arada o sandalyelere oturarak Sarkis’le birlikte izlemiştik sergiyi. Sonrasında yerleştirmenin bir parçası olarak yerinde bırakmıştık sandalyeleri. Sarkis ile Işıl Paris’e döndükten sonra da, Alpagut ile ben o sandalyelere gün içinde zaman zaman oturup izlerdik sergiyi, içimiz içimize sığmazdı. Bülent Erkmen’in tasarımıyla Sarı Punctum için hazırladığımız kitapta Cemal Emden’in çektiği sergi fotoğrafları arasında eserlerle birlikte o iki sandalyenin de fotoğrafı var. Alpagut’la o fotoğrafın bir nevi portremiz olduğunu düşündük hep nedense, fotoğraf çektirmeyi ikimiz de pek sevmediğimizden belki de.
Kendi el yazısıyla Norgunk neonu ise Sarkis’in bize bir başka armağanı... Alpagut’un bir söyleşide dediği gibi: “Sarkis külliyatı boşuna değildir, Sarkis’le tanışmamız boşuna değildir.”
Norgunk Neonu, Sarkis
AK: Bu sergiyi gezen birinin dışarı çıktığında yanında taşımasını istediğiniz tek cümle ne olurdu? Bir tür küratoryal “not” gibi, kısa ama kalıcı.
AOG: Aklıma öncelikle “Cesaret, kaçalım!” geliyor, Alpagut’un yazdığı, Norgunk’un ilk kitabının başlığı, yayınevinin bir nevi manifestosu... Ayrıca, Bin Yayla’nın arka kapağına, koskoca kitap için seçtiğimiz tek cümlelik alıntı: “Nietzsche’nin dediği gibi: Yeryüzü hafiflik olsun...” Ve tabii ki, Ulysses’in son bölümünde Molly Bloom'un sayfalarca süren noktasız virgülsüz kesintisiz monoloğunun son kelimeleri: “evet kalbi deliler gibi çarpıyordu evet dedim evet isterim Evet.”
Deleuze’den ilhamla söyleyecek olursak, Alpagut olayları yağdırmaya inanırdı. Olayları yağdırmak, birlikteliğimizin doğal bir sonucu gibiydi aslında, Deleuze’ün bu konudaki fikirleri sanki düşüncelerimizin dile gelişiydi: “Dünyada en eksik olan şey dünyaya olan inançtır. Dünyayı neredeyse kaybettik. Dünya bizden alındı. Dünyaya inanıyorsanız, olayları denetimden kaçan bir biçim altında yağdırırsınız.” Bu inanç Norgunk’un kalbi oldu her zaman. Dünyaya bu denli inanan çok az kişi vardır çünkü, Evet.