İstanbul’un Dili, Güneşin Hafızası
Bazı romanlar bir hikâye anlatmaz, bir şehri açar. Kutudan eski fotoğraflar, mektuplar, yarım kalmış defterler, birinin çoktan unuttuğu bir isim ve hiç bitmeyen bir cümle dökülür. Matthias Göritz’in 2023’te Almanya’da yayımlanan Die Sprache der Sonne romanı, İstanbul’u tam da böyle kuruyor: Anlatının “mekânı” olmaktan çıkmış, metnin sinir sistemi hâline gelmiş bir şehir. “Karanlık koridorlar, aydınlık bir oda” karşıtlığı boş bir pazarlama sloganı değil; romanın kalp atışı.
Göritz’in romanı, bugünün okuruna çok tanıdık bir itkiyle başlıyor: “Kendimi anlamak için önce ailemin geçmişine bir bakmalıyım” dürtüsü. 2016 kışında Berlin’den çıkan genç Amerikalı Lee, Türk sevgilisi Ayaz’la ilişkisini sonlandırır. Bavulunda büyükannesi Helene Bischoff’un defterleri vardır. Helene, 1930’larda Nazi baskısından kaçıp İstanbul’a sığınmış bir Alman Yahudisidir. Lee ise akademik diliyle söylersek doktora tezi üzerinde çalışır; insani diliyle söylersek, elindeki defterlerdeki boşlukların içine kendi hayatını düşürmeye çalışan bir okurdur. Bu “okurluk” hâli romanın asıl motorudur: Lee, defterlerde adı neredeyse silinmiş bir figürün izini sürer.
Naumann, romanın en iyi icatlarından biri: Bir karakter olmaktan çok, yaşayan bir arşiv. Lee onu İstanbul’da bir hastane odasında bulur; yaşının “yüz” ile başlayan kısmı bile başlı başına edebî bir abartı gibi durur. Ama Göritz bu abartıyı gerçekçilikten kaçmak için değil, tarihin insana yüklediği ağırlığı görünür kılmak için kullanır. Naumann, 1930’larda İstanbul’dadır; Atatürk’ün Cumhuriyet dönemindeki modernleşme hamlesine, sürgünlere ve kültürel gerilimlere yakından tanıklık etmiş biridir.
Günlük anılar, mektup alıntıları, hatırlanan konuşmalar, tez için tutulan ders notları, şehir gözlemleri birbirine eklemlenir. Roman, zamanlar arasında bir yapboz kurar; geçmişle şimdi arasında bir kolaj gibi okunur.
Bu parçalı yapının tematik karşılığı ise dildir. Başlıktaki “güneş dili” şiirsel bir süs gibi durur ama aslında Türkiye’nin 1930’larda ortaya attığı Güneş Dil Teorisi’ne gönderme yapar. Teori çok yalın bir iddiayla başlar: İnsanların ilk sözcükleri güneşe bakarken doğmuştur; o ilk dil de Türkçedir.
Neden böyle bir şeye ihtiyaç duyulur? Çünkü o yıllarda dil hızla değişir; “arı Türkçe” arzusu büyür, yeni kelimeler aranır, eski kelimelerden uzaklaşmak istenir. Teori, bu büyük dönüşüme bir tür güven hikâyesi ekler: Türkçe yalnızca bugünün dili değil, sanki her şeyin başlangıcında duran bir kaynak gibi sunulur. Göritz’in romanda yakaladığı gerilim de buradadır: İstanbul bir sığınak gibi açılır, sonra da o sığınağın içinde nefes almak zorlaşır.
Bu romanı 4Kolon okuru için ilginç kılan şeylerden biri de şudur: Göritz, Türkiye’yi egzotik bir fon olarak kullanmaz. İstanbul’u bir “Doğu ile Batı klasiği”ne indirgemek yerine, göçün ve dilin gerçek sürtünmesi üzerinden okur. Atatürk döneminde ülkeye davet edilen akademisyenlerin, mühendislerin, doktorların hikâyesi romanda yalnızca bir tarih bilgisi değildir; bugünün Avrupa’sında “kim kime kapı açar” sorusuna dönük bir yankıdır.
Sonuçta Güneş Dil bir “tarih romanı” gibi okunabilir; ama asıl gücü başka bir yerde durur: Okuru, dili bir konfor alanı sanmaktan vazgeçirmesinde. Dil bazen sığınaktır, evet. Ama bazen de bir sınır kapısıdır; içeri alır gibi yapar, sonra kimlik sorar. Göritz’in romanı, bu sorgunun kendisini edebiyatın içine taşır. İstanbul’u bir şehir olarak değil, bir cümle olarak kurar: Uzun, çok sesli, nefes nefese ve tam da bu yüzden unutulması zor.
Hamburg’da 1969’da doğan Matthias Göritz, felsefe ve edebiyat eğitimi almış; kendisi de yıllarını büyük şehirler arasında geçirerek yazarlıkla çevirmenliği aynı masada buluşturmuş bir isim. Kitabın Türkçe baskısı, Yasemin Yelbay Yılmaz çevirisiyle, Yitik Ülke Yayınları’ndan 12 Aralık 2025’te yayımlandı. İyi okumalar.