İKSV Neden Kamusal Olamıyor?
Bir kurumun kamusallığı, kapısına “giriş ücretsiz” yazmasıyla başlamıyor. Kamusallık bir bilet politikası değil, bir ilişki biçimi. Kime konuştuğun, nasıl konuştuğun, eleştiriye ne yaptığın, yetkiyi nerede tuttuğun, hangi kapıları gerçekten açtığın. İstanbul’un kültür takviminde ağırlığı olan bir vakıf için asıl sınavda işte tam burada başlıyor. Ve İKSV, uzun yıldır bu sınavın sözlü kısmında kalıyor. Yazılıya gelince ise hep AYNI yerden çakıyor.
Bu yazıyı bana yazdıran “olay” yeni değil, yalnızca daha görünür bir semptom. Bu yıl bienal için yapılmış afiş bile, bir kültür kurumunun görsel dilinin ne kadar geride kalabileceğini ACI bir netlikle gösteriyor. 18. İstanbul Bienali, üç yıla yayılacak şekilde tasarlanmışken, küratör Christine Tohmé’nin kişisel gerekçelerle görevinden ayrılmasıyla ilk ayağında kapanmış sayıldı. Bu haberin dili sakin gibi görünüyor, fakat sonuçları öyle değil. Bir bienal, daha başlığındaki metaforu bile tamamlayamadan, cümleyi yarıda bıraktı.
İKSV senelerdir basın bültenlerinde rakamları sanki tartışmayı susturan bir MÜHÜR gibi kullanıyor. “Altı yüz bini aşan ziyaretçi” diyerek kendini aklıyor, “kamusal programlar” diyerek meseleyi kapatıyor. Oysa rakam yalnızca kalabalığı gösterir; kamu dediğin şey, hesabı verilen bir ilişkidir. Stadyumu doldurmakla kamusal olmak arasında, istatistikle kapanmayan bir mesafe var. Çünkü kamusallık, kalabalığı içeri almak değil, içeride konuşulan dili değiştirmektir.
Son yıllarda İKSV İstanbul’u bir kamu olarak değil, bir “hedef kitle” olarak görüyor. Hedef kitle, sunum dosyalarının terimidir. Kamu ise hesap vermeyi gerektirir. Bu yüzden İKSV’nin dili yıllardır aynı yere yaslanıyor: kurumsal nezaket, sponsor estetiği, ölçülü bir uluslararasıcılık ve çoğu zaman içeriği bile örten bir AMBALAJ disiplini. İstanbul’un değişen sosyolojisi, yeni gençlik kültürleri, dijital kamusallık, sınıfsal geçişkenlikler… Öyle anlıyorum ki bu olgular İKSV'nin sözlüğüne özne olarak değil, DEKOR olarak giriyor.
Bunu yalnızca “hissetmiyoruz.” Kurumun karar alma reflekslerinde de görüyoruz. Bienal tartışmalarının bir önceki perdesi, küratör seçimi kriziydi. Bu tablo, tek başına bir YÖNETİŞİM üslubunu anlatıyor: dinleyen ama DUYMAYAN, danışan ama kararını en baştan vermiş bir yapı. Üstelik bu öyle bir yapı ki, ülkede yirmi üç yıldır iktidarın değişmemesinden şikayetçi, fakat kendi içinde aynı koltuk düzenini doğal sayıyor. Dışarıda muhalefet, içeride mülkiyet duygusu. İtirazı var ama asla DÖNÜŞÜM yok.
Tam da burada, “neden halka inemiyor?” sorusu kişisel bir kabiliyetsizlik meselesi olmaktan çıkıyor. Bu, yapısal bir mesele. İKSV bir vakıf; hukuken özel, kültürel olarak kamusal alanda. Bu hibrit konum, dünyada pek çok kültür kurumunun yaşadığı bir gerilim. Sorun gerilimin varlığı değil, gerilimin nasıl yönetildiği. Bazı kurumlar bu gerilimi şeffaflıkla, süre sınırlamalarıyla, açık çağrılarla; izleyiciyi “müşteri” değil “paydaş” sayarak taşıyor. Bizde ise değişen yalnızca takvim. Kadrolar aynı, ağlar aynı, ton aynı. Sonuç da AYNI: giderek bayatlayan bir döngü.
İKSV’nin “evrensel olamama” eleştirisi de bence burada bir tık daha anlam kazanıyor. Evrensellik, yabancı isimleri davet edebilmek ya da basın bülteninde iki dil kullanmak değildir. Evrensellik, yerel olanı sahici bir şekilde kurup onun üzerinden dünyaya konuşabilmektir. İKSV’nin yıllardır yaptığı şey ise çoğu zaman bunun tersi: dünyadaki rakiplerin formunu takip edip İstanbul’a uyarlamaya çalışmak. Sonuç: ne İstanbul’un yeni kamusuna değen bir DİL, ne de dünya sanat ekosisteminde kendi ağırlığını taşıyan bir önerme.
İstanbul Bienali meselesi de bu yüzden yalnızca “küratör ayrıldı” haberi değildir. İKSV’nin kendi kurumsal sürdürülebilirlik iddiasıyla çelişen bir yönetim fotoğrafıdır. Üç yıla yayılmış bir yapı, tek bir kırılma noktasında iki yılını kaybediyorsa, burada risk yönetimi, kurumsal esneklik ve hesap verebilirlik sorusu doğar.
İKSV’nin de Los Angeles’taki MOCA gibi, bir gün “geç kalmış uyanış” diye anılan bir hikâyeye dönüşmesini isterim. MOCA, 2008’de ağır bir mali krize girip kapanma ihtimali konuşulurken 30 milyon dolarlık bir destekle ayakta kaldı ve kurum yönetiminde kırılmalar yaşandı. Orada da mesele bienal değildi; mesele, kurumun krize verdiği tepkiydi. Kamusal iddiası olan kültür kurumları krizi “PR” ile yönetemez; yönetişimle yönetir.
Somut konuşalım. Birkaç temel ilke, İKSV’nin kamusal iddiasını ciddiye almasını sağlayabilir. Yönetimde süre sınırları ve şeffaf geçiş planları. Danışma kurullarının rolünü süs olmaktan çıkaracak açık prosedürler. Yönetim kurulu ve program ekipleri için yalnızca tanıdık ağlara yaslanmayan, ilan edilmiş ve rekabetçi başvuru süreçleri. Gençlik, mahalle, bağımsız inisiyatifler ve farklı sınıfsal katmanlarla kurulan ilişkiyi “proje” değil “sürekli yapı” haline getiren mekanizmalar. Ayrıca basit ama etkili bir alışkanlık: düzenli, anlaşılır ve ölçülebilir kamu raporları.
İKSV’nin bugünkü en büyük lüksü, eleştiriyi duymamayı seçebilmesi. İstanbul’da enflasyonun ve kronik ekonomik krizin içinde, bağımsız alanların çoğu NEFESSİZ kaldı. Sponsoru olmayan inisiyatiflerin çoğu kapandı. Kalanlar cılız, kırılgan, ve etkileri budanmış halde. Bu şartlarda İKSV gibi büyük holdinglerin omuzladığı kurumlar, kendilerini neredeyse doğal bir TEKEL gibi görüyor. Ne yazık ki “alternatif yok” hissi onları daha iyi yapmadı; daha rahat yaptı.
Kamusallık, bir kurumun halka doğru eğilmesi değil; halkla aynı seviyede durmayı öğrenmesidir. İKSV bunu yapabilir mi, bilmiyorum. Çünkü bu yapı hantal. Yılların alışkanlığı, aynı kadroların oluşturduğu kurumsal tortu, o tozlu raf düzeni. Böyle kurumlar bir anda doğrulmaz; hele bu kadar süre aynı ellerde kalmışken, ayağa kalkıp yeni bir filiz vermesi hiç kolay değildir.
Dünyada kültür alanının temposu, yüzü değişirken; izleyici davranışları ve dolaşım kanalları bambaşka bir yöne evrilirken, İKSV’nin refleksleri belirgin biçimde GERİDE kalmış görünüyor. Bunu kötücül bir niyetten çok, kapasite sınırının ve tükenmişliğin ürettiği bir gecikme hâli sayıyorum. Aynı insanlar aynı zihniyetle devam ettikçe, kurum da kaçınılmaz olarak RPT aynı yerde dönüp duruyor.