PPSD Weeks Istanbul Dört Kat, Dört Dil, Tek Bir Şehir Nabzı

Kışın İstanbul’u, ışığı cimri bir editör gibi dağıtır. Gündüzü kısa, gölgeleri uzun tutar. Anna Laudel’in ilk kez galerinin dört katını birden açtığı PPSD Weeks de tam bu mevsime yakışır biçimde, izleyiciyi adım adım yukarı taşırken “görmek” denen şeyin kaç ayrı lehçesi olabileceğini hatırlatıyor. 24 Ocak 2026 ile 22 Şubat 2026 arasında süren sergi, fotoğraf, kağıt işleri, heykel ve dijital sanat arasında disiplin temelli bir rota kuruyor. Taktilden teknolojiye doğru ilerleyen bu rota, basit bir sınıflandırma değil; algının nasıl katmanlandığına dair bir yürüyüş önerisi.

Lennart Brede

PPSD, kulağa bir kurum kısaltması gibi gelse de, burada daha çok bir rota işareti. Serginin dört kata yayılan kurgusunu taşıyan dört kelimenin baş harfleri: Photography, Paper, Sculpture, Digital. Yani fotoğrafla başlayan, kağıt işlerinde yoğunlaşan, heykelde bedeni oyuna katan ve dijitalde zamanı hızlandıran bir yürüyüş. “Haftalar” sözcüğünün ima ettiği o festival havası da buradan geliyor; tek bir sergiye bakmıyoruz, bakışın dört ayrı disiplinle yeniden eğitildiği bir programın içinden geçiyoruz. Kısaltma, aslında bir harita: her kat bir medium, her medium bir ruh hali.

Giriş katında fotoğrafla başlıyoruz, ama “fotoğraf” burada sadece görüntü değil, düşünme biçimi. Üst katlarda kağıt bir yüzey olmaktan çıkıp bir laboratuvara dönüşüyor. Bir sonraki durakta heykel, gövdemizi işin içine katarak bakışı bedenselleştiriyor. En üstte ise işlerin bir kısmı durağanlıktan vazgeçiyor; zamanla açılan, etkileşim talep eden, izleyicinin dikkatini bir cihazın ekranı kadar kıskançça isteyen işler var. PPSD’nin “dört disiplin” vaadi, aslında şu soruya bağlanıyor: Malzeme değişince hafıza da değişir mi? 

Brigitte Spiegeler için zaman, duvarda asılı duran bir şey değil; zihnin içinde sürekli yeniden kurgulanan bir sahne. Lahey Kraliyet Akademisi çıkışlı sanatçı, fotoğrafı başka medyalarla sürtüştürerek, hatırlamanın pürüzlerini görünür kılıyor. Mavi pigmentten seramiğe uzanan araç seti, tek bir estetik numaradan çok, zamanın farklı hızlarını deneme arzusu gibi. 

Cansu Yıldıran'ın fotoğrafı daha kişisel bir coğrafyadan konuşuyor: “ev” fikrinin bir mekan mı, bir beden mi, yoksa bir topluluk mu olduğu sorusundan. İstanbul merkezli üretiminde queer bir masal diliyle belgeselin sertliğini yan yana getiriyor; hikayeleri hem gündelik hem de törensel bir tona sahip. Foam Talent seçkisine girmesi, bu anlatı zekasının uluslararası dolaşımını da doğruluyor. 

Lennart Brede ise fotoğrafı bir tür sahne kurma tekniği olarak ele alıyor. Berlin ve Londra hattında çalışan, filmle de düşünen sanatçı, görsel fikri “parlatmak” yerine “keskinleştirmeyi” sevenlerden. Peter Lindbergh ile başlayan sergi tecrübesi, onda portreyi bir yüz kaydı olmaktan çıkarıp bir atmosfer icadına dönüştürmüş gibi duruyor. 

Bir üst katta kağıt, şehrin en eski alışkanlıklarından birini geri çağırıyor: not almak. Ama bu notlar, gündemin değil, maddenin ve fikrin.

Ruth Biller’in dünyasında kağıt, barok mekânların yankısını taşır. Stuttgart’ta eğitim alan sanatçı, resimle fotoğraf ve kolaj mantığını birbirine geçirerek, mekân ile bedenin sınırlarını buharlaştırıyor. Müzeler, kiliseler, kataloglar, kesilip biçilen imgeler… Biller’in işleri, “tarih” denilen şeyin aslında ne kadar montaj olduğunu usulca fısıldıyor. 

Tuğçe Diri için kağıt, çizimin başlangıç olduğu bir seri düşüncesine açılıyor. Mimar Sinan’dan gelen altyapısı, geleneksel sanatların çağdaş resimdeki izlerini araştırmaya da uzanıyor. Kumaş, iplik, kolaj, kömür, mürekkep; hepsi kağıdın üzerinde birer karakter gibi dolaşıyor. Sonuç, tek bir hikaye değil, aynı hikayenin farklı ağızlarla anlatımı. 

Heykel katına çıkınca, sergi aniden “sessiz” olmaktan vazgeçiyor. Çünkü heykel, en nihayetinde yer kaplar. Yanından geçerken bile konuşur.

Bilal Hakan Karakaya modern şehrin iç sıkıntısını malzemeye çeviren bir heykelci. Reçineyle, endüstriyel ve doğal atıklarla çalışarak, kaosu parlak bir yüzeye hapsediyor. Onun heykelleri, “görünmeyeni görünür kılma” iddiasını melodramla değil, malzemenin inadıyla kuruyor. 

Ramazan Can, Ölüler de Görür Serisi No 8, 2021

Ramazan Can’ın üretimi ise daha arkaik bir damar taşıyor: göçebelik ve şamanizmden beslenen bir ikonografi. Manisa doğumlu sanatçı, resimden heykele, neon ve enstalasyona uzanan bir dil kuruyor; ritüel fikrini güncel bir görsel ekonomiyle yeniden paketlemeden, doğrudan sahneye çağırıyor. 

Anke Eilergerhard’ın heykelleri ilk bakışta mizah duygusuyla yaklaşıyor, sonra yavaşça duyulara yerleşiyor. “Layer Cake” motifini yıllardır farklı biçimlerde kurcalayan Berlin merkezli sanatçı, silikonla ürettiği işler üzerinden dokunma, tat alma, koku alma gibi “galeride unutulan” duyuları kışkırtıyor. Heykel burada sadece form değil, iştah da. 

En üst kata gelince işler bir tür zaman kazanmaya başlıyor. Serginin dijital bölümü, teknolojiyi bir tema olarak sunmuyor; daha çok, görmenin çağdaş şartlarını ifşa ediyor.

Cem Sonel

Cem Sonel, Ankara doğumlu bir üretici olarak sokak sanatından dijital dile uzanan bir çizgiye sahip. KÜF Project ile yaptığı gerilla eylemlerinden bugüne, işi hep kamusal alanda bir iz bırakma fikriyle konuşuyor. Dijitalde bile “duvara yazı yazma” enerjisini kaybetmeyen bir ritim var. 

Ecem Dilan Köse mimarlık arka planını kavramsal ve üretken süreçlerle birleştiriyor. İstanbul’da çalışan sanatçı, dijital üretimi sadece görsel bir efekt değil, düşünsel bir düzenek olarak ele alıyor. Onun dünyasında “sistem” soğuk bir kelime değil; sezgiyi disipline eden bir yöntem. 

PPSD Weeks’in asıl başarısı, “disiplinler arası” klişesine yaslanmadan, disiplinlerin kendi ağırlığını ciddiye alması. Dört kat boyunca, malzeme sadece malzeme değil; bir tür düşünme terbiyesi. İstanbul da bu terbiyeye iyi eşlik ediyor: hem arşiv, hem sahne, hem de test alanı.

* Sesli kayıt, metni otomatik olarak okuyan dijital bir ses teknolojisi ile üretilmiştir; vurgularda ve telaffuzda hatalar bulunabilir.
Sonraki
Sonraki

Çiğdem Aky ile Santosha